23 Mart 2012 Cuma

ASLINDA HEPSİ İNANÇTIR.BİLMEYENLERE ÖĞRENMELERİ İÇİN ÖNEMLİDİR.SÜNNİLİK VE ALEVİLİK ARASINDAKİ FARKLAR NELERDİR?

Alevilik ve Sünnilik arasındaki farkar:
1-Alevilik tasavvufi batini yorumu esas alır. SÜnilikte ise Emevi şeriatına uygun hareketleri esas alırlar
2- Alevilik Ehl-i Beyt yorumudur.Sünnilik, Emevi yorumudur.
3- Alevilik sevgi ve aşk ile Hakka gitmeyi esas alır. SÜnilik korkuya, şekle dayalı inancı esas alırlar.
4-Alevilikte 4 kapı 40 makam vardır ve 3 sünnet 7 farz , 12 erkan vardır SÜnilikte bu yoktur. SÜnilikte 5 vakit namaz vardır. İslam’ı 5 şarta imanı 6 şarta dayandırırlar.
5-Hac, zekat vardır. Alevilikte hac anlayışı gönülleri fethetmektir.Alevilikte zekat değil paylaşım vardır.Sünnilikte inanç ritüelleri tamamen farklıdır. Alevilerde cem vardır. Secde ademedir. İbadetinde musiki ve aşk vardır. Kabe gönüldür.
6-Alevilikte varolan dört kapı kırk makam, üç sünnet, yedi farz, on iki erkan Sünnilikte yoktur. Sünnilikte ise beş vakit namaz ve İslam’ın 5 şartı vardır. Allah’tan korkmak vardır. 5 vakit namaz vardır. Hac, zekat vardır.
7- Alevilikte Allah’a sevgi vardır. İnsana sevgi saygı vardır. Muharrem orucu, Hızır orucu vardır. 48 Perşembe orucu, Hızır orucu, Nevruz bayramı vardır. Sünnilikte bunlar yoktur
. 8-Alevilikte Cem ve niyaz vardır. Sünni inanç bunları reddeder.
Sünni İslam’la Alevilerin ortak tek noktaları;Hz. Peygambere ve Kuran-ı Kerimine ve de Allah’ın birliğine inanmaktır. Başka inançsal bağlılığı yoktur.

Alevilik ve Şiilik(Şialık)yani İran ve diğer Ülkelerdeki İnanç Arasındaki farklar;
1.-Şiilikte ikrar ve biat yoktur.sadece tanıklık ve bağlılık vardır., Alevilikte ise ikrar,biat ve teslimiyet vardır.
2-Şiilikte minhâç ( aydınlık yol) yani tasavvuf ve tarikat yoktur.Alevilik ise, minhâç ve erkan,yani tasavvufi yoludur.(Aydınlık yoludur).Ehli Sünnet gibi hareket eder ve Sünni düşünceyi paylaşırlar..
3-Şiilik şeriata bağlı kalınır,Alevilik ise, şeriat, tarikat, marifet, ve hakikat aşamalarını kabul edilir.
4-Şiilikte, musahip olma koşulu yoktur, Alevilikte ise musahip olma koşulu vardır.
5-Şiilikte mut’a nikahı evlilikleri kabul edilir.Alevilikte ise mut’a nikahının varlığı kabul edilmez. Genellikle tek eşliliği kabul eder.
6-Şiilikte, zikir, semah ve müzik ibadete sokulmaz..Alevilikte ise bunlar ibadetin temel öğeleridir
7-Şiilikte dinin şartı beştir.Tevhit, Adalet, Nübüvvet, imamet ve mead’dır. Alevilikte altıdır. Alevilikte Velayet inancı eklenir.Bunlar,Usul-i Din’dir.
8-Şiilikte dinin ayrıntılara ait koşulları (Füru-ı Din )ondur. a-Namaz,b-Oruç,c- Hac d-Zekat e- Cihat etmek f- Humus g- Peygamber soyuna tevella etmek h- Peygamber ve Ehl-i Beyt düşmanlarını teberra ( dışlamak) j-İlahi emirleri tutmak, k-Yasaklarından kaçınmak.
9--Alevilikte,mürşit,rehber,talip veya muhip,yol oğlu gibi kavramlar vardır.Şiilikte bunların hiç biri yoktur.
10-Alevilikte;Pir, mürşit, rehber, talip, musahiplik gibi kavramlar vardır.Şiilikte bunlar yoktur...
11-Alevilikte 4 kapı 40 makam anlayışı vardır. Bunlar şeriat, tarikat, marifet , hakikat tır ve her kapının 10 menzili vardır. Şiilikte ise sadece şeriat vardır.
12-Aleviler ibadetlerinde musiki ile cem olurlar. Şiilikte ise bunlara yer verilmez.
Şiilikte Alevilik arasındaki benzerlik Ehl-i Beytin sevgisidir.Şiilik Şeriattır, Alevilik Tasavvuftur.
Yukarıda özet olarak anlatılanlara göre hepsi Yüce Allaha yakarış ve ibadet biçimi olan birer yoldur.Bence Allaha inasınlarda nasıl inanırlarsa inansınlar çünkü Allah ilk ve tektir başka bir Allah yoktur veya her dinin Allahlarıda yoktur bu nedenle yüce Mevlana bunu görmüş ve "Gel kim olursan ol ister putperest ister mecusi ister hıristiyan ol gene gel "demiştir.Onları Allaha ulaştırmak adına gönlünde yanan Allah sevgisi ışığına davet etmiştir.Yine Hacı Bektaşı Veli Hazretleride hemen ayni yıllarda Mevlana ile birlikte Hoarsan erneleri adına Hoca Ahmet yesevi hazretlerinden feya alarak geldiği Anadolu'da Allah inancına sahip müridleriyle ve Osmanlıya hizmet eden YENİÇERİ askerleriyle Anadoluya Balkanlara ve tüm Dünyaya Bektaşiliği yaymıştır hepsine Müslümanlık adına yaptıkları hizmetten dolayı Yüce Allahtan gani gani rahmetler dilerim.Amin

11 Mart 2012 Pazar

FB VE GERÇEKLER

ÖKSEYE YAKALANMAK VE DEVE DİKENİ NEDİR BİLİRMİSİNİZ?
Değerli frekans okurlarım bu başlığı neden yazdım aşağıda okuduğunuzda anlayacaksınız aslında bu konuda yazı yazmaktan usandım gına geldim aylardan beri Türkiye’nin en büyük kulübü yüz yıllık FB takımına karşı yürütülen infaz hareketinde bahse konu şike olayına değil de yargısız infaz yapan bunca FB düşmanı ile bazı yorumcuların kendilerini yargıç savcı yerine koyarak FB düşmanlığı yapmalarına ve bu işten prim yapmalarına birde zamanında ne büyük sahtekarlık yapanlar iken kendilerini ak kaşık göstermelerine karşı olduğumuzdan dır. Bir takım riyakar ikiyüzlü satılık şerefsiz oldukları tescillenmiş kendilerine spor yorumcusu sıfatını veren aşağılık ve tek kelimeyle satılık TV ve Gazetelerdeki Spor yorumcusu olduklarını iddia eden bu sahibinin sesi adamlar kendilerini namuslu yerine koyarak en büyük insan hakkı olan “aksi ispat edilinceye kadar her insan suçsuzdur” karinesine aykırı olarak her gün TV ekranından salyalarını akıtarak ağız dolusu küfür ve suçlamaya imza atmalarına ve buna alet olanlara karşı yazmak istediğimden bugün bu konuda yazıyorum.
Sizlerin hangi takımı tuttuğunuzu bilemiyorum ama hangi takımı tutarsanız tutunuz hepsine ayrı saygım ve sevgim var ama ben herkesin gönlünde bir aslan yatar misali daha ilkokul sıralarında iken Lefter’li Can Bartu’lu FB eski adı Mithatpaşa stadında izlemiş ve hatta GS lı efsane futbolcu rahmetli Metin Oktay’ın meşhur ağları delen golüyle 1-0 kazandıkları Cumartesi günü oynanan maçın ertesi gününde her iki takımın rövanş maçında bu kez FB 3-0 kazandığı maçları paramız olmadığından duhuliyeden izlemiş bir FB li olarak müsaadenizle bu yazımızı yazayım derim.
Aslında Türk spor tarihine yüz yıldan beri hizmet eden takımlarımız arasında en başta yer alan FB GS BJK ANKARAGÜCÜ KARŞIYAKA vs takımlarımıza sahip çıkmamız gerekirken beklenmedik bir zamanda son altı yedi ayda gelişen olaylarda Türkiye’de beklenmedik bir anda başlatılan bir linç hareketiyle koskoca FB kulübü yok edilip meydanın kendilerine kalmasını hesap edenler çok yanıldıklarını yakında göreceklerdir.Hukuk devletinde maalesef nedense göze batan başarılar kazanan iyi yönetilen bir kulüp idarecilerinin olabilecek bir hatasının ceremesi olarak küme düşürülmesini isteyenler ne kadar haksız olduklarını günü gelince anlayacaklardır. Nedeni de Türk Futbol dünyasına damgasını vurmuş olan bilinen kulüplerimiz yok olduğunda ligin ne tadı nede tuzu kalacaktır.
Şimdi size bir kıssa anlatacağım ve elinizi vicdanınıza koymanızı isteyeceğim. Olay şudur Anadolu da ökse ile avlanan ve kafeslerde satılan kanarya veya saka kuşları vardır işte bugün içinde bulunduğu duruma göre ökseye yakalanmış olan FB kulübümüzün tek kurtuluş çaresi TFF tarafından yayınlanmış olan Yönetmelikteki 58 maddenin değişmesiyle mümkündür ancak yanlış yapmadığından gayet emin olan Sn Aziz Yıldırım bu maddenin değişmesine karşıdır ve aynen dediği olacaktır. Tüm takımlar 58 maddeye destek verirken maalesef GS ve yandaşı TS takımları bilinen düşmanlıkları yüzünden karşı çıkmaktalar ve illaki FB küme düşürülsün konusunda şimdiki idarecileri tarafından iddialı demeçler vermektedirler oysa bugün GS ve TS idarecileri olanların hepsi yarın gider ama kulüpler hayata devam ederler işte bunu anlamayanlar hala kulüpler arasında düşmanlık tohumlarını ekerlerken bunu da unutmasınlar.
Gün olur devran döner herkes birbirine muhtaç olur bunu an iyi GS tarihi bilir çünkü İsviçre’nin Nechautel takımına karşı 0-3 hükmen yenik oldukları maçın iptali için FB efsane başkanı Ali Şen büyük hizmet vermiştir. Bakarsınız gün olur bir gün Aslanın ayağına deve dikeni batarsa bunu çıkartmak için FB yardımcı olur ve aralarında dostluk aynen devam eder çünkü GS ve FB ruhu dünyanın en büyük maçlarına şahit olmaktadır. Bunlardan biri olmazsa diğeri de olmaz işte düşünülmesi gereken budur 58 maddenin değişmesi GS bir şey kaybettirmez aksine çok şey kazandır ve tarihe bir damga vurur ve Ülkemizin gerileyen futboluna hizmet eder. Bütün mesele bu iki dev takımın bugünkü idarecileri kendilerine gelip te bir fani olduklarını unutmasınlar. Özetle 58 madde kalksa da kalkmasa da yüz yıldan beri devam eden ezeli ve ebedi rekabet her zaman devam edecektir. Bütün amacım yargısız infaz yaparak sanki tüm adaletli olan dürüstler kendisiymiş gibi gösteren kişiler derslerini alsınlar ve defolup gitsinler diye yazdım hayırlısı olsun.

NOEL BABA VE KUTLAMALARI NEDİR?

NOEL BABA, ÇAN ,GEYİK, VE YILBAŞI KUTLAMALARI HAKKINDA
Değerli Frekans gazetesi okurlarıma son yıllarda Türkiye’de bazı büyük şehirlerde olduğu gibi şehrimizde de Belediye Başkanlığınca gelenek haline getirilen Kongre Meydanına ben yaptım oldu misali “Noel Baba Çan Geyik Kilise” imajını çağrıştıran süslemeler bu yılda fotoğraf çeken yandaşlara para kazandırdığı gibi bazı aklı başında bildiğim hemşerilerimizin de sözüm ona sanki çok büyük bir hizmet yapılmışçasına bu etkinliği ve Belediyeyi eleştirecekleri yerde neredeyse büyük bir uygarlık hizmeti gibi sunmaya çalışanlara ne demeli? Kentimizin bunca saymakla bitmeyecek ulaşım çevre altyapı üstyapı hava kirliliği vs sorunu ve derdi varken ve hele bunlardan bir tanesi olan zamanında bir Belediye Başkanı tarafından şehrimizi felaketten kurtaran Kahraman bir Türk subayının anısına büyük bir özveri ile yapılan anıtı yıllar sonra bir başka Belediye başkanı tarafından her nasılsa yıktırılan ve yeniden yapılması için yıllardan beri çağrısı yapılan “Şht Plt Ütgm İbrahim Gerçek” Anıtının Kongre Meydanına dikilen Noel Baba ve Çam ağacına harcanan paranın yarısına yapılacak yeni anıtının inat uğruna hala yapılmadığı yaptırılmadığı bir ortamda kime ne demeli bilmiyorum.
Medeniyet desen değil tamamen kendi öz inanç ve dinine aykırı olan bu durumu kime nasıl şikayet edeceğimi de şaşırdım. Malum Taşeronların milyarlarca TL para kazandığı ve yaptıklarının karşılığını borçsuz kasadan trink para olarak aldığı bu şehirde benim anlamadığım bir başka hususta Belediye Meclisinde seçilmiş Hükümet partisinin AKP li temsilcilerinin bu işlere nasıl baktığıdır. Hani meşhur deyimiyle “Müslüman mahallesinde salyangoz satan” zihniyete nasıl göz yumduklarıdır ve bütün bu olup bitenleri görmeyen görmek istemeyen İslamcı zihniyetin AKP yöneticileridir. Sanıyorum onlarda Belediye başkanlığı ile anlaşmalı olarak bazı yanlışlıkları görmezden gelmekte olup, salla başını al maaşını bana ne ben mi uğraşacağım zihniyetiyle kendi partilerinin felsefesine ters duruş sergilemektedirler. Eskiden asla böyle bir davranış olmazdı. Meclis üyeleri her zaman doğrudan yana olarak yanlışları eleştirip değişmesi için mücadele ederdi. Oysa şimdi muhalefet partisinin temsilcilerinin çoğunluğun elinde olan meclisimiz zaten onaylama merkezidir.
Hicri takvime göre 1 muharrem, Miladi takvime göre 1 Ocak, Rumi takvime göre ise 14 Mart yeni yılın ilk günüdür. Günümüzde çoğu ülke tarafından uygulanmakta olan miladi takvimin başlangıç senesi, Hz. İsa’nın doğduğu yıldır. Ancak Hz. İsa’nın doğum günü senenin ilk günü olan 1 Ocak değil, 25 Aralık’tır. Bu sebeple 25 Aralık ve ardından gelen birkaç gün, Hıristiyanlık âleminin çoğunluğu tarafından, “Noel Yortusu” olarak kutlanmaktadır. Ermeni kilisesi ise, Hz. İsa’nın doğum günü olarak 6 Ocak’ı kabul etmektedir. Bu bilgiler doğrultusunda 1 Ocak gününü, Hıristiyanlara ait bir bayram olan Noel Yortusu’nun parçası veya devamı olarak görmek doğru olmaz. Ancak 1 Ocak, Noel Yortusu’nun hemen ardından geldiği için böyle bir görüntü ortaya çıkmaktadır. Noel Yortusu sırasında kullanılan bazı figürlerin yılbaşı gecesine taşınması da bu görüntünün pekişmesinde etkili olmuştur. Bu figürlerin başında “Noel Baba” gelir. O halde Noel Baba konusunda bilgi sahibi olmak yararlı olacaktır:Noel Baba, dördüncü yüzyılda yaşadığı kabul edilen bir Hıristiyan azizidir. Asıl adı Aziz Nikolas’tur. Bugün çağdaş popüler kültürün bir simgesi haline gelmiştir. Efsaneye göre Nikolas, Kral Kostantinus’a rüyasında görünerek idam mahkûmu üç kişinin kurtulmasını sağlamıştır. Bu iddia, Nikolas’un ününü artırmış ve ona koruyucu bir kimlik kazandırmıştır. Nikolas’un Noel Baba’ya dönüşmesi ilk olarak Almanya’da gerçekleşmiş ve giderek diğer Hıristiyan ülkelerde de bu kimlikle kabul görmeye başlamıştır. İşte Aziz Nikolaos’un, Noel Baba haline dönüşmesi bu şekilde olmuştur. Noel Yortusunun, karşılıklı hediyelerin sıkça yaşandığı bir bayram oluşu da, Nikolas’a yakıştırılan kimlikle bağdaşmaktadır. Bu da onun Noel Baba olma yolundaki işini kolaylaştırmıştır. Bütün bu bilgilere karşın Noel Baba’nın gerçekten yaşayıp yaşamadığı tartışmalı bir konudur. Ancak çağdaş popülistler, tüketimi artırabilmek için onun sanal kişiliğinden yararlanma hususunda ellerinden geleni yapmaktadırlar. Yılbaşı kutlamalarına taşınan Hıristiyanlık figürlerinden bir diğeri de Noel Çam Ağaçları’dır: Ölüme meydan okumayı simgeleyen yaprak dökmeyen ağaçlar, Ortaçağ’dan beri Noel kutlamalarında kullanılmıştır. Noel ağacı, Hıristiyanlığın bir gereği olmamakla birlikte, Noel’de kullanılması gelenek haline getirilen önemli bir simgedir. Noel Baba ve Noel Ağacı simgelerinin tarihi dayanaklarını gözden kaçırarak, tüketim tacirlerinin kullanımına bırakmak doğru bir gidiş olamaz.
Yılbaşı hakkında başka neler söyleyebiliriz? Bir yılın sona ermesi ve yeni bir yılın başlaması elbette önemli bir olaydır. Bu olayı tamamen yok saymak mümkün değildir. Ancak kültürel asimilasyona teslim olmadan yeni yıla başlayabilmek gerekir. Yeni bir yıl, hayatın akışı içinde, yeni bir başlangıç demektir. Yeni yıl ile birlikte yeni bir bütçe, yeni bir yatırım programı ve yeni bir vergi dönemi başlar. Yeni yıl başlayınca kimse bir yıl daha yaşlanmış olmaz. Çünkü herkesin bir doğum günü vardır. Herkes ancak kendi doğum yıldönümünde yeni bir yaşa girer.Doğum günü, evlenme yıldönümü, okul bitirme ve askerlik terhis belgesi alma gibi şeyler insanları mutlu eden ve kutlamaya değer bulunan olaylardan bazılarıdır. Bu olaylar gibi yılbaşlarını da önemsemek mümkündür. Eğlenmek ve hayatımıza renk katmak için yaptığımız kutlamaları direk olarak din ile irtibatlandırmak gerekmez. Dini açıdan bir eğlencenin zamanından çok mahiyeti önemlidir. İslam dini, savurganlığı yasaklamıştır. Hayatımızın her aşamasında olduğu gibi, çeşitli eğlence ve kutlamalar sırsında da israftan uzak durmamız gerekir. İslam dini, sarhoş edici içkileri de haram saymıştır. Bir eğlence veya kutlama sırasında harama girmek istemeyen kişi, içkiden sakınmalıdır. İnsanların hediyeleşmeleri, çeşitli vesilelerle birbirlerini hatırladıklarını belli etmeleri güzel davranışlardır. Ancak hediyeleşmenin normal karşılandığı zamanları kollayarak, hediye adı altında örtülü rüşvet vermek ahlaki değildir. Yılbaşı konusunda son söz şu olabilir: Yeni bir yıl, bazı açılardan yeni bir başlangıçtır. Yeni yılın başlaması, bir önceki yılın bitmesi anlamına gelir. O halde her kişi ve kurum biten yılın muhasebesini de yapmalıdır. Yeni yılda başarılı olmanın yolu, eskinin muhasebesini sağlıklı bir şekilde yapmaktan geçer.

BAŞKAN DEDİĞİN SN MUSTFA SARIGÜL'DÜR

BELEDİYE BAŞKANI KİMDİR NEDİR?
Sevgili Frekans okurlarıma bazı faydalı bilgiler vermek istiyorum. Belediye Başkanı dediğin kişiye örnek “Mustafa Sarıgül” gibi olandır. Kendisi bir kentin seçilerek memur edilmiş maaşlı başıdır! Belediye başkanının görev ve yetkileri şunlardır: Belediye tüzelkişiliğinin başı ve yürütme organı belediye başkanıdır. Başkan genel oyla doğrudan şehrin halkı tarafından seçilir. Belediye başkanı, görevinin devamı süresince Siyasi partilerin yönetim ve denetim organlarında görev alamaz; ama her pazartesi toplantılarına katılıp seçim kongresinde adamlarını seçtirmek adına kapı kapı dolaşıp fikir verir ,profesyonel spor kulüplerinin başkanlığını yapamaz ve yönetiminde bulunamaz bizimkisi versen de yapmaz adamın sporla arası hiç yoktur ama atarken mangalda kül bırakmaz, Belediye teşkilâtının en üst amiri olarak belediye teşkilâtını sevk ve idare etmek, belediyenin hak ve menfaatlerini korumak, Belediyeyi stratejik plâna uygun olarak yönetmek, belediye idaresinin kurumsal stratejilerini oluşturmak, bu stratejilere uygun olarak bütçeyi, belediye faaliyetlerinin ve personelinin performans ölçütlerini hazırlamak ve uygulamak, izlemek ve değerlendirmek, bunlarla ilgili raporları meclise sunmak. Evet, Belediye başkanı için yasa koyucu böyle demiş! Peki, böylemi yapar bizim belediye başkanımız veya başkanlarımız? Çatalca Belediye Başkanı Cem Kara tam bir fenomen olma yolunda. Adamı hangi partili olursa olsun herkes çok beğeniyor ve seviyor. Babaeski Belediye Başkanı Hacı ayni şekilde her ikiside süper başkanlardır. Eskişehir’i Yenişehir yapan büyük insan Yılmaz Büyükerşen bu işin pir'i zaten. Birde zaman zaman Mevlanayı ziyarete gittiğim Konya'da her gidişimde yeni bir şeyler görmek çok keyif verici. Konya'da Tahir Akyürek'te çok başarılı. Kadir Topbaş çok ama çok başarılı bence. İstanbul gibi bir yer ancak bu kadar yönetilebilir.
Birde beğenmediklerimi yazayım. İstanbul Bakırköy Ateş Ünal Erzen'i başarısız buluyorum. Bakırköy'de ara sokaklar çöp içindedir. Ama Ataköy'de , Florya'da , Yeşilköy'de durum farklıdır. Kapımızın önünde biriken çöp miktarının, seçimlerde açılan sandıklardan Erzen Bey'e çıkan oylarla ters orantılı olduğu konusunda ben ve neredeyse tüm mahalle esnafı dostlar, acayip biçimde huylanmaktayız. Sokaklar çok dar belki de ondandır bilemiyorum ama insan düşünmeden edemiyor. Bir de Lüleburgaz’ın makus talihi soyadı “Halebak” olan ve halimize baktıran bir belediye başkanı var nuh diyor peygamber demiyor hep kendi bildiğini doğrusunu okuyor hizmet adına Belediyede yaptıklarının hepsi şaiyalı olup kimse kendisine hesap sormuyor ata oynatmaya devam ediyor ve halkla adeta alay ediyor.
Bu soruyu bizim malumunuz başucu sözlüğümüze sorduk. Sözlük şöyle yanıtladı; Başkanı olduğu belediyenin diğer üyeleriyle birlikte eli arkada dolanan, esnafa “nasıl gidiyo işler” falan diyen, yemek yediği lokantalarda fotoğraf çektirip duvara astıran genellikle bıyıklı, esmer, az eğitimli kişiler. Bu tipin dışına çıkıp gerçekten hizmet veren Belediye başkanları da var tabii. Biri demiş ki; Anayasaya aykırı davranışları tespit edildiği takdirde, atanmamış, halk tarafından seçilmiş olmasına rağmen içişleri bakanı tarafından görevinden azledilebilen kişi. Bir diğeri ise; köyden bozma beldelerde seçilenleri; “sehteker” (sahtekâr) dedikleri sekreterleri ve belediye bütçesinin nerdeyse yarısını harcayarak aldıkları makam araçları ile gezmeyi, tatil yerlerine bile gitmeyi pek severler. Başka biri; Yeni yasayla birlikte yetkisi gereğinden fazla arttırılmış belediyelerin artık gereğinden fazla yetkiyle donatılmış olan başı. Öbürü ise şöyle demiş; Eskiden şans kapısı olarak bilinirmiş. Her hafta milli piyangonun büyük ikramiyesi bu kişilere çıkarmış. Köy kahvelerinde dolaşan söylenti böyle dermiş; -Hikmet ağabey duydun mu bizim başkana yine büyük ikramiye vurmuş -valla ne şanslı adammış bu yahu. Başkan olalı beri her hafta büyük ikramiye buna çıkıyor. Eee tabi o zamanlar şimdiki gibi basın-yayın güncellemeleri dakikada bir yapmıyor ki. Bir hafta öncesinin gazetesini okuyabilenler köyün ileri gelenlerinden oluyor. Saygı gösteriliyor. Nerde kalmış Milli piyangonun sonuçlarını anında öğrenivermek. İşin garip tarafı başkanlığı bırakınca amorti bile tutturamaz olmuşlar. Gerçi sonradan ikramiyenin milli piyango tarafından değil de 3 kat üzeri inşaat izni olmayan yerlerde 10 katlı apartman dikme niyetinde olan müteahitler tarafından verildiği ortaya çıktı ama halk halen bu eski başkanlara saygıda kusur etmiyor, köy kahvesinin önünden geçerken, ayağa kalkıp ceketlerini ilikliyorlar... İyi uykular! Başbakanlarımız da çıkıp “bizim Halkımız araplara benzemez, isyan etmez, devletine karşı çıkmaz” derler. Eee tabi haklılar. Boş meydanda at koşturun. Koltuk sevdası değil. Hizmet için geliyoruz diye yalanlar söyleyin. Yeriz biz. Severiz baharatlı yemekleri, nede olsa Ortadoğu yemek kültürümüz var. Bir başka tanımlama ise; Başkan kelimesindeki vurgunun “başka” olduğunu hissetmemize yarayan kişi. Mesela, bir Belediye başkanı, başkanlık yaptığı şehrin göbeğini belli yönlerde trafiğe kapatma erkini yaratıp, meşrulaştırıp, kullanabiliyor oraların değerine değer katarak kimliksiz meçhul rantlar yaratıyorsa, sade bir vatandaş “Allah Allah adam [başka] bir yerde yaşıyor herhalde” veya “Allah, Allah, bu işi ben anlamadım ama başkanın başka bir bildiği ya da başka bir maksadı var herhalde” diye düşünebilir de. Neticede, biz bu kişilere, farazi veya sahici her aksiyonlarının sonunda, şehir sakinlerinin “başkası” bol cümleler kurmasının müsebbibi olan görevliler dersek, uzun bir cümle olur ama katiyen ayıp etmiş olmayız. Eee ağzı yok dili yok sözlüğümüzden bu kadar. Teşekkürler bizim malum sözlük, teşekkürler!

GDO VE GIDALAR SONUCUNDA KANSER NASIL OLUYOR

GDO GIDALARIN SAĞLIĞIMIZA ZARARLARI VE MISIR ŞURUBU NEDİR?
Değerli Frekans Okurlarım son yıllarda çok duyduğunuz bir söz vardır gelin size bunu anlatayım. Bilmemek ayıp değil öğrenmemek ayıp olduğundan lütfen bilen bilmeyenlere anlatması için sizlerle bu hafta hayati bir konuda bilgi sahibi olmanız dileklerimle konuyu birazda bilimsel olarak size sunuyorum. Doğal yollarla meydana gelmeyen ve gen dizilimi üzerinde oynama yapılarak oluşturulan ürünlere, genetiği değiştirilmiş organizmalar GDO deniyor. GDO’lar dünya çapında 1980’li yıllarda ABD tarafından üretilmeye başlandı. Aslında insanoğlu binlerce yıldır aşılama metoduyla bitkilerin genetiğiyle oynuyor. Ancak aşılama, hem akraba bitkiler arasında yapıldığı hem de uzun süreleri kapsadığı için nispeten zararsız bir yol. Genetik değişikliklerdeyse birbirleriyle alakasız türler arasında çok hızlı alışverişler yapılabiliyor. Tarımda yeni teknolojik gelişimlerle daha yüksek kalitede, daha sağlıklı ve besleyici gıdalar üretilmesi planlanıyor. Ancak genetiği değiştirilmiş tohumlar normal tohumlardan daha pahalı ve her yıl tohumun yenilenmesi gerekiyor. Bu durum da çiftçileri tohumları üreten firmalara bağımlı hale getiriyor.
ABD’de FDA’in ilk onay verdiği ürün, 1994 yılında genleri değiştirilmiş domates oldu. Ancak 1997’de ABD’de bu domatesle ilgili birçok dava açılınca ilk GDO’lu ürün piyasadan çekildi. Amerika Ziraat Bakanlığı’nın verilerine göre, 2002 yılında üretilen GDO’lu domatesin besin değerleri 1963’teki doğal domatese göre hayli düşüktü. 2002 mahsulü GDO’lu domatesin 100 gr.’ında 1963 domatesine göre yüzde 22.7 daha az protein, yüzde 30.7 daha az A vitamini, yüzde 16.9 daha az C vitamini, ve yüzde 20’ler dolayında daha az demir bulundu. Antibiyotik direnci oluştu Bitkilere aşılanan antibiyotik, dayanıklılık genlerinin insan ve hayvanlara geçmesiyle günümüzün en korkulan ‘her tür antibiyotiğe dirençli süper mikroorganizmalar’ın gelişme yolu açtı. Özellikle fare deneylerinde GDO’lu organizmaların sindirim sistemi üzerinde ciddi tahribat yaptığını ortaya çıkaran bilim insanı Dr. Arpad Pustzai, bu buluşuyla ödüllendirilmek yerine çalıştığı enstitüden kovuldu. Rus bilim insanı İrina Ermakova’nın 2005 yılında yine fareler üzerinde yaptığı çalışmada GDO’lu soyayla beslenen farelerin yavrularının yüzde 56’sının öldüğü görüldü.
Son yıllarda üretilen GDO’lu gıdalara sadece belli böcekleri ve haşeratları öldürdükleri öne sürülen bakteriler ekleniyor. Ancak bu bakteriler, zararsız bal arılarında toplu ölümlere yol açtı. Dünya genelinde arı nüfusu yarı yarıya azaldı. Einstein’ın bu konudaki ön görüsü doğru çıkarsa, dünyadaki arı nüfusu yok olduğunda doğal hayat da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacak. Eğer GDO’lu ürünlerin üretimine sınırlama getirilemezse tarımsal çeşitlilik ortadan kalkacak ve tek tip ürünler piyasaya hakim olacak. GDO’lu ürünleri tüketen kişilerde antibiyotik direnci de artacak. GDO’lu ürünlerdeki toksinler, birçok yararlı kuş ve böcek türlerinin özellikle arıların yok olmasına devam edecek. Ürünlerin en önemli yan etkileri arasında kısırlık da yer almaktadır.
MISIR ŞURUBUNA GELİNCE…Gıda üreticileri tarafından tatlandırıcı olarak kullanılan ve şeker pancarından elde edilen şekerden daha ucuz olduğu için tercih edilen mısır şurubu şerbeti, kalp ve damar sağlığını önemli ölçüde tehdit etmektedir. Mısır şurubu, mısır nişastası işlemden geçirilip glukoz ve fruktoza dönüştürülerek elde edilmektedir. Mısır şurubu şeker pancarından elde edilen şekerden daha tatlı olduğu gibi, daha ucuz olması nedeniyle de maliyet açısından tatlı sektöründe imalatçılar tarafından tercih edilmektedir. Batılı ülkelerde mısır şurubu kullanımı için sınırlı kota varken (ABD’de %2, Almanya’da %8, Fransa’da %5) Türkiye’de bu oran, %15’tir. Mısır şurubu doymayan şişmanlar yaratmaktadır! Şeker pancarından elde edilen çay şekeri (sakaroz) bir molekül glukoz ve bir molekül früktozdan oluşur (glukoz/froktoz oranı yarı yarıya yani %50 / %50’dir). Mısır şurubunda bu oran fruktoz lehine artarak %80’i bulur. Fruktoz glukoza göre daha kuvvetli bir tatlandırıcıdır, fakat emilerek karaciğere gelen fruktoz metabolize edilmek için insüline gerek duymaz ve çok azı kullanılan fruktoz hızla trigliseride dönüşerek depo yağ haline gelir. Fazla fruktoz kullanılan hayvan modellerinde obezite, diyabet, kan yağları yüksekliği, karaciğer yağlanması, yüksek tansiyon ve koroner kalp hastalıkları görülmüştür. Son 30 yılda şeker pancarından elde edilen şeker yerine mısır şurubu şerbeti kullanılması, obezite ve buna bağlı olan hastalıkların salgın şeklinde ortaya çıkmasına neden olmuştur. Obezite sonucu oluşan insülin direnci nedeni ile serbest kalan ve kullanılmayan insülin kan yağlarını şekere çevirip kullanmak yerine kan şekerine düşürerek reaktif hipoglisme ve açlık duygusuna neden olmakta ve sürekli yemek yiyen ve doymayan şişmanlar yaratmaktadır. Hazır satın alınan; bisküvi, her çeşit kolalı içecekler, yumuşak şekerlemeler, çikolata, gofret, ucuz hamur işi tatlılar, hazır pasta ve keklerde şuursuzca mısır şurubu şerbeti kullanılmakta ve bilgi olarak sadece “Nişasta Bazlı Sıvı Şeker” ifadesinin baş harfleri, “NBSŞ” hatta sadece “NBŞ” ibaresi bulunmaktadır.
Yukarıdaki bilimsel açıklamalardan öğrendiğimiz kadar gerek GDO lu ürünler ve kalp hastalığına neden olan MISIR ŞURUBU kullanılan gıdalar hala pekçok AVM reyonlarında satılmaktadır ve halkımızda bunları satın almaktadır. Değerli okurlarınız siz siz olun aklınızı kullanın ve kanser yapan bu çeşit gıdaları alıp yemekten sakının ve okuyun öğrenin diyorum.Başta ABD ve tüm AB ülkelerinde yasaklanan bu türlü gıdaların Ülkemizde de yasaklanması dileklerimizle…

LÜLEBURGAZ VE YAKLAŞAN DEPREM SONUÇLARI GERÇEĞİ

DEPREM GELİYOR VE İSTANBUL GİBİ LÜLEBURGAZDA YIKILACAK…
Sevgili Frekans okurlarına Türk milleti diğer uluslardan ayıran en büyük özelliği kaderci olması ve kaderini çizen “Allahın dediği olur” cümlesinden hareketle “Tedbir Kuldan Takdir Allahtan” sözünü dinlemeksizin daima başımıza bir felaket gelmeden tedbir almak yerine olduktan sonra salya sümük ağlamak yerlerde sürünmek suçu nedense Devlete kesmek Ünlü TV sunucusu Reha Muhtar’ın repliğini “Nerde bu Devlet Nerde bu Millet !”diye bağırmak ama her işte bunu söylemektir. Oysa Allah insanlara akıl fikir neden vermiş her işlerinde doğru dürüst olmak ve yapacakların en iyisini yapmak toplumu Toplumu ve Ailesini her türlü tehlikeden korumak görevini düşünmeyiz.
Bugün yeryüzünde en akıllı geçinen ama aslında balık akıllı bir millet olan bizler bu yüzden asırlardır çağdaş medeniyet seviyesine bir türlü ulaşmadık ulaşamayacağız da Türkiye’nin korkunç gerçeği, doğal afeti kaçınılmazımız,bir gece habersiz yatağımıza kadar girebilen, savunmasızları çürük çarık yapıları ansızın yerle bir eden DEPREM tehlikesiyle yaşamamıza karşın nedense hala tedbir adına yapılan göstermelik işlerden sonra unutup gittiğimizden gün gelip bir yerde yaşadığımızda dağılıyoruz ve toplum olarak üzülüyoruz. Oysa en temiz örneğimiz Japonya gibi ateşe dağa taşa Buda’ya tapan iki felaketi ayni anda (deprem-tsunami) yaşayan ülke çok geçmeden çok önceden aldığı tedbirlerle yaşam dönüyor ve yaralarını sarıyor örneğin son Japonya’da yaşanan Tsunami ve Depremde şehirlerinde en son sistem alarm ve uyarı sistemleri kurulmuş olduğunu TV den dakika dakika yaklaşan Tsunami tehlikesinin o şehrin halkına anında hemde canlı yayınla tehlike var anonslarla duyurulduğunu gördük yaşadık.
Şimdi size soruyorum ? Lüleburgaz’da 22 mahalle var hatta –Uzay mahallesi diye üvey evlat bir mahallemiz daha varmış- şehrimizde Japonya gibi bir felaket olsa acil felaketlerde veya günlük hayatta kullanacağımız ALARM veya ANONS sistemi varmı? yokmu? var olan göstermelik yetersiz nuh nebiden kalma Belediye ANONS sistemimiz yaşanacak olası bir felakette bize ne derece yardım edecektir bir düşünün.Yerel Basından Belediyenin Trilyonlarının havaya savrulduğu kaybolduğunu duyduğumuz,sözde etkinlik adına Burgaza kalıcı bir şey vermeyen faaliyetlere harcayacağınız milyarlarla şimdiden en son sistemle şehrimizin her bir köşesine kuracağınız acil duyuru anons alarm sistemini şimdiden yapmazsanız depremde çok ağlarsınız
Ey Lüleburgazlılar ben görürüm yada görmem ama biliniz ki nasıl ki Üsküp’te Bükreş’te olduğu gibi Marmara’da Trakya’da İstanbul da deprem olacak ve bunun etkisi tüm tarkya şehirlerini hatta Lüleburgaz’ı da vuracaktır. Yani Lüleburgaz’da böyle bir depremde nasibini alacaktır ve insanlarımız gene ölecektir. Gelin şimdiden tedbirinizi alın takdirinizide yine Yüce Allaha bırakınız diyorum. Yaşadığımız bu kentte yüzlerce İnşaatları denetleyini varmıdır? Lüleburgaz’da her yerde olduğu gibi 70 yıllardan beri inşaatlarda rant kapısı oldu. Teknik adam olmadığım halde Lüleburgaz’da yapılan eski binalardan ve hele bitişik nizam inşaat ruhsatı verilen yerlerde zamanında adına “bokluca deresi”daha kibar olsun diye şimdi “bülbül deresi” dediğimiz alanın çevresindeki inşaatların yine özellikle Lüleburgaz Deresi boyunca her iki yanında derenin taşıdığı alüviyonlu yığma toprak üstünde yapılan tüm inşaatların ilk depremde yıkılacağını söylersem kahinmi olacağım. Burada oturanları günü gelipte depremden ölmemeleri için şimdiden uyarmak ve diyorum ki İstanbul’u vuracak deprem Trakya’yıda bizi de vuracak bizde zarar göreceğiz bu kehanet değil deprem gerçeğidir.Bende bu tehlikenin içindeyim ama tek güvenim oturduğum ev 1999 deprem sonrası planlarla yapılmış olmasıdır.
Son yaşanılan Van depreminin ardından yazılı Basın köşe yazarları kovboy şapkalı kızılderili tipli bilim adamları, herkes yazdı çizdi halada yazılıyor. TV larda aynı kareleri döne döne ekrana getirdi. Yeni yeni acıklı öyküler yazıldı, insanların acıları reytingler uğruna araya sıkıştırılan imgelerle naklettirdi. Azra bebek kurtuldu ama Yusuf öldü. Gerçekten acıydı yaşananlar, çok acıydı ama acı çekenlerin dışında bilmem kaç gün sonra güncelliğini yitirecek bu acıdan nemalananlar yeni nemalara kapılıp bu acıya da birer nokta koyacaklar. Özetle 1999 Marmara’da olanı 12 yıl evvel seyrettiğimiz bir filmi başa sarıp yeniden izler gibiyiz. Ne bir eksik ne bir fazla aynı acı,aynı şaşkınlık,aynı söylemler, aynı kargaşa aynı aynı. Ben Lüleburgaz aşığı bir yazarım aklıma takılanları yazmak istedim. İzmit ,Gölcük ,Yalova Düzce depremi aslında geliyorum dedi, tüm depremler gibi saatini söylemeden ama zamanının geldiğini söylediler.Kocaeli yerel televizyonları bu konu üzerinde konuşma yaptılar, sivil savunma kuruluşları sokaklarda el ilanı dağıttı, belediyeler uyarıldı, vatandaşların kulağına fısıldandı. Sonuç ortadaydı, bilanço çok çok ağırdı, bende o gece Silivri’de Lüleburgaz deniz evlerinde yaşadığım 45 saniyeyi asla unutamayacağım, depremin cehennemi uğultusu duyduğumda kesilen elektrikte ilk aklıma gelen İstanbul yıkıldı gitti dedim. Sabahleyin TV den Radyolardan İzmit’te Gölcük’te Yalova’da vs yerlerden yerle bir olan binlerce bina içerisinde barındırdıklarını toprağa denize gömdüğünü duyduk. Yaşayanlar ise korkunç bir travma altına girdiler. Sonrasında işte hepimizin bildiği gibi yardımlar, toplanan paralar, hastaların ilk yardım bakımı, prefabrik konutlar vs. Van veya Kütahya veya Elazığ veya Dinar veya İstanbul. Deprem gerçeği Türkiye’nin gerçeği.Peki böyle bir gerçeğimiz varsa ki! Var. Bu gerçeği görmemiz için illa deprem olması mı gerek? Neden toprağın kaldıramayacağı binaların dikilmesine göz yumuyoruz? Niye yaptığımız derme çatma gecekonduların üzerine çocuklarımıza kat çıkıyoruz? Bizim bunca şehircilik sorunumuz varken niye duble yolların kavgasını yapıyoruz? Çok seyredilen dizilerin arasında bir iki satır deprem gerçeğini neden hatırlatmıyoruz? Madem bir şehri yeniden kurabilecek yardım toplayabiliyoruz da bunu neden depremden önce yapmıyoruz? Yardım toplamak, binaları yeniden yapılandırmak için 68 genç Öğretmenin veya Yunusların, Serhatların cansız bedenlerini çiğnemek mi gerek? Birlik, beraberlik kurabiliyorsak bunun için illa bir felaket olmasımı gerek?
Bizim tüm duygularımızı, gözyaşlarımızı,acılarımızı,sevinçlerimizi,isyanlarımızı yöneten en büyük patron Görsel Medya neden daha çok yeni olan İzmit Gölcük Yalova Simav Van depreminin sonuçlarını görmek için görselliğini kullanmıyor? Depremle ilgili benim aklıma bu kadarı geldi, bu sorular o kadar çoğaltılabilinir ki! Depremle birlikte ortaya çıkan bir sürü gerçek de bir süre sonra nedense unutuluyor. Ekranlarda tüm Bilim adamları avaz avaz bağırıyor, biz onları deprem olduğunda dinliyoruz. Sivil toplum kuruluşları bu felaketlerde can damarımız oluyor ama nedense onlar da depremin acısı geçince unutuluyor. Bazı akıllı ve dürüst insanların kurduğu “Akut” gibi çok değerli arama kurtarma kuruluşları kendi imkanlarınla ayakta durmaya çalışırken onlara yardım etmeği hiç aklımıza getirmiyoruz. Varsa yoksa KIZILAY diyoruz da onlarda maalesef felaketler ülkesine yetişemiyorlar. Bugün Van depreminden kurtulan kardeşlerimiz korkunç acı içinde, aç,açık ve soğukla yaşam savaşı verirken bir yandan da kaybettiklerinin acısıyla yanıyorlar. Çadırlara, yardım konvoylarına tabiri caizse söylendiği gibi saldırmaları o kadar doğal ki! bunu o acıyı yaşamayanların bilmeleri imkansız. Bu yıkımın ardından ruhsal dengesini yitirmemiş kimsenin olacağını düşünülmez. İşte buda deprem sonrasının en acı gerçeği; iletişimsizlik, plansızlık, vurdum duymazlık, beceriksizlik...
Ne yazık ki!!! önümüzde bir de Marmara denizi ve İstanbul depremi var, yıkımın korkunçluğu asıl burada. On milyonu geçmiş bir nüfus ve çarpık yapılaşmasıyla. Düşünmesi bile hafızaya sığmaz.Ara ara unutulsa bile sonrasında dünyanın neresinde olursa olsun en ufacık bir deprem sonrası hatırlıyoruz. Ve artık ilkokul öğrencileri dahi bu gerçeği biliyoruz. Peki ne yapıyoruz, koca bir hiç. Deprem olsun sonra düşünürüz, öyle ya ölen ölür kalan sağlar bizimdir. Ben görmem ama gelecek kuşaklar Marmara da İstanbul’da yaşayanlar göreceklerdir.Depremden hayatlarını kaybedenlere Allah’tan rahmetler dilerken tüm Devlet ricaline sesleniyorum ,siyasilere bağırıyorum ,vatandaşlarımıza yalvarıyorum lütfen diyorum tedbirinizi alınız. Deprem öldürmez çürük binalar sizi öldürür her yerde olduğu gibi Lüleburgaz’da da Deprem mutlaka olacak yıkıldıktan sonrada kaderim buymuş deme ağlama bu kader değil senin gibilerin zavallılığındandır daha ne yazayım anlayana sivrisinek saz anlamayana davul zurna az daha ne denir ki…Allah korusun denir…

ERGENE HAVZASI VE ÇEVRE SORUNLARI NELERDİR?

ERGENE HAVZASI VE ÇEVRE SORUNLARI NEDİR?
Türkiye’nin Tarımsal potansiyel bakımından en önde gelen alanlarından birisi olan Ergene Havzası, Yıldız’dan başlayarak Yunanistan ile sınır olan Meriç nehri kıyılarına uzanan çok geniş havzayı kapsar. Bu havzada başta Buğday Ayçiçeği Pancar Çeltik Bostan ve sebze ve meyve tarımı yapılır. Havzanın Türkiye alanına oranı % 1.5 olup, sınırları içinde Edirne Tekirdağ Kırklareli il merkezleri ile Saray Çerkezköy Çorlu Muratlı Lüleburgaz Alpullu Pehlivanköy Uzunköprü Keşan vb gibi ilçe merkezleri bulunmaktadır. Ergene Havzasının tamamı 17.323 km2 dir ana sulama kaynağı olan Ergene nehridir, ayrıca bazı önemli derelerde söz konusudur. Ergene Nehri, Trakya’da yer alan bir akarsu. Istranca Dağlarının güneydoğusundaki Karatepe’den ve Saray’ın Çakıllı beldesi yakınından doğar. Yaklaşık uzunluğu 283 kilometredir. Bir müddet kuzeydoğu-güneybatı istikametinde aktıktan sonra Kırklareli’nin Pehlivanköy ilçesinden Edirne topraklarına girer. Çorlu Suyu ile Muratlı yakınlarında birleşir. Lüleburgaz’ın güneyinde batıya döner. Uzunköprü’ye yaklaşırken, yeniden kuzeydoğu-güneybatı istikametinde akmaya başlar. Meriç ve İpsala ilçe topraklarının bir bölümünü suladıktan sonra Sarıcaali köyü civarında Meriç Irmağına katılır. Rejimi düzensiz olan Ergene’nin suları yazın azalır. Kışın ve ilkbaharda taşarak bütün vadiyi kaplar.Birçok kolu vardır. En sonunda Meriç Nehri ile birleşerek Ege Denizi'ne dökülür. Ayrıca Marmara Bölgesi'nde Ergene Bölümü'ne ismini vermiştir. Nehir Lüleburgaz Çerkezköy Çorludaki 1500 yakın sanayi tesisleri yüzünden kirletilmektedir. Özellikle taştığı zaman bütün Ergene Ovası kirlenmektedir. Bu kirlilikten Lüleburgaz Uzunköprü, Pehlivanköy, Alpullu, Çorlu, Çerkezköy gibi nehir üzerinde bulunan yerleşim birimleri etkilenmektedir. Havzayı ve nehri kirleten unsurlar, havzanın başlangıcından sonuna kadar olan tüm bölgelerde görülmekte, aşağı havzalarda ise Uzunköprü’de toprak ve su kirliliği daha da yoğunlaşmaktadır. Havza ve nehirde oluşan kirliliğin etki alanı bölge ile sınırlı olmayıp, Nehirdeki organik ve inorganik yüklerin Ege Denizi’ne ulaşması ile uluslararası sular da etkilenmektedir. Ergene Havzası’nın doğal kaynakları olan; su, toprak, hava ve biyolojik çeşitliliği gelecek kuşaklara aktarabilmek, hoyratça kullanımını engellemek ve sürdürülebilirliğini sağlamak gerekmektedir. Coğrafi konum itibariyle Ergene Nehri’nin ve havzanın üst başlangıcında yer alan Çerkezköy’de başlayan yukarıda belirtilen kirlilik etmenleri; Ergene Nehri ve Ergene Havzası tarım alanları için tehlike arz etmektedir.
Yine bugüne kadar Kanalizasyon arıtma sistemi olmayan Tekirdağ Kırklareli Edirne illeri ile Çorlu ve Çerkezköy Muratlı Lüleburgaz Alpullu Uzunköprü ilçelerinin ve havzadaki diğer yerleşim birimlerinin kanalizasyon atıkları, deri- tabakhane sanayisinin kostik suları ve tekstil sektörünün kirletici unsurları olan yıkama- boyama sularının doğrudan Ergene Nehrine veya nehri besleyen Lüleburgaz deresi Babaeski deresi akarsularına deşarj edilmesi önemli sorunlardan birisidir. Ergene Havzasında yoğun bir tarımsal faaliyet uygulanmaktadır. Muratlı’da Alpullu Pehlivanköy ilçelerinde sebze ve meyvecilik, Kırklareli ilinde bağcılık ve meyvecilik, Uzunköprü ilçesinde çeltik tarımı, sebze ve meyvecilik yapılmaktadır. Suni gübrelerin ve pestisitlerin hatalı kullanımından kaynaklanan kirliliğin, havza kirlenmesinde önemli bir sorun olduğu vurgulanmaktadır
Havzadaki kirliliği önleme yolunda gerçekleştirilen bazı çalışmalar şunlardır: Su kirliliği yaratan özel sektör fabrikalarının bir kısmı arıtma tesislerini tamamlamış ve faaliyete geçirmişlerdir.100 adet sanayi arıtma tesisi, 10 adet evsel arıtma tesisi halen faaliyettedir. Ayrıca Çorlu ve Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’ndeki 1000 yakın adet sanayi tesisinin 25.000 m3/gün’lük atık suyu ortak tesiste arıtılmaktadır.
Kentsel atık suların arıtımı için çevre Babaeski Belediyesi tarafından sürdürülen çalışmalar çok yavaş ilerlemekle birlikte, Ergene Platformu öncülüğünde 68 belediye, katılımcılar olarak belirlenip hazırlanan Çevre Düzeni Planı, Çevre ve Orman Bakanlığı’na sunulmuştur. Katı Atık Yönetim Projesi kapsamında Entegre Katı Atık Tesisi faaliyete geçmiş olup atıkların kaynağında azaltılması ve ayrıştırılması uygulamasına bazı bölgelerde başlanmıştır. Evsel katı atıkların depo alanında uygun şekilde bertaraf edilmesiyle havzadaki toprak ve su kirliliğine olan etkileri azaltılmıştır. Devlet Su İşleri 12 Bölge Müdürlüğü’nce Ergene Nehri’ndeki kirlilik yükünü belirlemek amacıyla, sekiz adet kalite gözlem istasyonu tespit edilerek, havzadaki kirliliğin önlenmesine çalışılmaktadır. Ancak aşırı ve bilinçsizce kullanılan yapay gübre ve pestisitlerin, Ergene Havzası’nda toprak ve su kirliliğine yol açarak, havza topraklarına, nehir ekosistemine ve biyolojik çeşitliliğe yol açtığı olumsuz etkiler konusunda bu güne dek bir çalışma yapılmamıştır. Çevre kalitesi ve toplum sağlığı açısından tehdit oluşturan pestisit ambalajlarının, bilimsel ve teknik uygulamalarla doğadan arındırılıp bertaraf edilmesi gerekir. Tarımsal faaliyetlerle kirletilen toprak ve sudan elde edilen ürünleri tüketen insanlarda kanser vb. ciddi sağlık sorunları oluşabilmektedir. Gıda olarak tüketilmeyen pamuklu tekstil ürünlerinde bile toksik maddelerin insan derisinden organizmaya nüfuz edebildiği başta alerjik vakalar olmak üzere çeşitli sağlık sorunlarına neden olduğu tartışılmaktadır. Avrupa Topluluğu çevreyi kirletici ve çevreye saygısızca üretim yapan ülkelerden mal almama kararı almıştır. Bu nedenledir ki, ürünlerde verimlilik ve kalite düşerken, aynı zamanda pazar da daralmaktadır. Tarımsal kirlilik havzadaki biyolojik çeşitliliği olumsuz etkilerken, tarım alanlarının verimsizleşmesine, toprağın biyolojik yapısının bozulmasına neden olmuştur. Verimsizleşen toprağı verimli hale getirmek için daha fazla gübre ve pestisit kullanılmakta, bu kısır döngü hızla sürmekte ve toprak - su kirliliği daha da artmaktadır. Havzadaki zararlılarla mücadele eden faydalı canlılar kimyasallardan olumsuz etkilenmiş, zararlılar çoğalmış, sürekli ve yoğun bir şekilde tarımsal ilaç kullanımına ihtiyaç duyulmuştur. Havzadaki tarım alanlarının amaç dışı kullanımı süreci hızla devam etmekte, yüksek nitelikli alüvuyonlu topraklar, yerleşim ve sanayi alanı olarak kullanılmaktadır. Tarımsal faaliyetlerden kaynaklanan bu sorun ve tehditlere karşılık; havzada yaşayanların çoğu sorunları bilmemekte ya da önemsememektedir. Sorun ve tehditlerin farkında olan kuruluşlarca yapılan çalışmalar ise çoğunlukla akademik düzeyde kalmakta, uygulamaya yansımamaktadır.
Sonuçta Ergene Havzasındaki çevresel sorunlar son zamanlarda masaya yatırılıp kamuoyu ile paylaşılmaktadır ama hala çaresi bulunmamıştır, yakın zamanda makro plan çerçevesinde alınacak önlemler hızla yaşama geçirilmelidir. Özetle Trakya’da Ergene havzasında yaşayan yaklaşık bir milyon insanı direk beş milyon insanımızda dolaylı olarak ilgilendiren CnnTurk Tv’de yapılan canlı yayında ‘Ergene Alarm veriyor’ programında sorunu açıklandığı üzre İlgili Kamusal birimler, bilimsel kuruluşlar ve sivil toplum örgütleri bu çalışmalarda görev üstlenmeli, halkımız ve çiftçimiz aydınlatılarak konuya katılımı sağlanmalıdır.